FENDI Sonbahar-Kış 26/27 koleksiyonunu Milano Moda Haftası kapsamında moda severlerle buluşturdu.

Maria Grazia Chiuri'nin, Kreatif Direktör koltuğunda ilk koleksiyonu olan defile "Daha Az Ben, Daha Çok Biz" Mottosuyla dikkat çekti.

MONICA BELLUCCI - VALERIA GOLINO - SAUL NANNI - ALICE ROHRWACHER

UMA THURMAN

JESSICA ALBA - HAVEN GARNER WARREN

IRIS LAW

DAKOTA FANNING

SHAILENE WOODLEY
Defileyi izleyenler arasında ise Monica Belluci, Uma Thurman, Jessica Alba, Iris Law, Dakota Fanning, Zita D'Hauteville gibi isimler dikkat çekti.

MARIA GRAZIA CHIURI
Daha az ben, daha çok biz. Maria Grazia Chiuri’nin FENDI için hazırladığı ilk koleksiyonun mottosu.

Bu motto, yalnızca onun çalışma yaklaşımını özetlemekle kalmıyor; aynı zamanda beş Fendi kız kardeşin yaratıcı uyumunu ve markanın köklü tarihini de tanımlıyor.

Bu tarih, hem İtalyan ustalığının hem de kadın merkezli üretim anlayışının güçlü bir sembolü olurken aynı zamanda Maison’un belleğinde korunması ve yeniden canlandırılması gereken bir miras olarak konumlanıyor.

Daha az ben, daha çok biz. Bugünün dünyasında bu ifade, moda sisteminin karmaşıklığını yeniden hatırlatan güçlü bir niyet beyanı: birlikte üretmenin değeri, paylaşılan arzular ve ortak vizyonlar, başkalarını ve çevremizi anlamanın ve kabul etmenin önemi… Bu çoğulluk, bireyselliği ortadan kaldırmıyor; aksine, vizyonların gerçeğe dönüşmesini mümkün kılan vazgeçilmez süreci başlatıyor.

Bu koleksiyonun merkezinde yer alan bir başka temel unsur daha var: arzunun ve bedenin yeniden keşfi.

Günümüz dünyasında bedenlerin en doğal, en içgüdüsel çağrılarına giderek daha az kulak verilirken bu koleksiyon disipline etmek için değil, arzularını kucaklamak, görünür kılmak ve hissedilir hale getirmek için gardırobu bedenin hizmetine sunuyor.

Bu koleksiyon, kişisel bir coğrafyanın haritası gibi. Her parça bir karşılaşma, bir an, bir ilgi, bir alışveriş olarak konumlanıyor.

Moda aracılığıyla yaşanmış bir hayatın—bir tür göçebe varoluşun—tanıklığını taşıyor.

Bu vizyonun şekillenmesine, Mirella Bentivoglio ve SAGG Napoli gibi farklı kuşaklardan sanatçılar ve gardırobun kendisi katkıda bulunuyor; gardırop artık yalnızca bir saklama alanı değil, kültürel birikimin ve ilişkilerin mekânı.

Feminen ve maskülen kavramları artık karşıt kategoriler değil; aksine, paylaşılan nitelikleri tanımlayan sıfatlara dönüşüyor.

Kadın ve erkek, feminen ve maskülen gardıroplar arasındaki sınırları aşmak için aynı podyumda yürüyor.

Giysiler yeniden, gündelik yaşamın ayrılmaz parçaları ve duygularımıza, arzularımıza ve hayatımıza eşlik eden varlıklar olarak düşünülüyor.

Moda ve benlik, artık son derece kişisel bir vizyonun parçası.

MIRELLA BENTIVOGLIO
Logos, nesne ve beden arasında
Mirella Bentivoglio’nun sanatsal pratiği, disiplinler arası sınıflandırmaların sınırlarında konumlanıyor; şiir, görsel sanatlar, performans, tasarım ve dil üzerine teorik düşünce arasında özgürce dolaşıyor.

İtalyan ve uluslararası somut ve görsel şiirin kilit figürlerinden biri olarak Bentivoglio, kelime ile imge, işaret ile anlam, nesne ile beden arasındaki ayrımları sorgulayan çok katmanlı ve disiplinli bir araştırma geliştiriyor.

Çok dilli ve açık bir kültürel ortamda yetişen sanatçı, 1960’lar ve 70’lerin neo-avangard hareketlerine doğal bir yakınlık duyuyor; dilbilim ve iletişim sistemleri üzerine yapılan çalışmalardan besleniyor, ancak hiçbir akıma katı biçimde bağlı kalmıyor.

Pratiği, kelimenin ikonik değerini yeniden ortaya çıkarıyor ve dilin sonsuz dönüşüm potansiyelini keşfediyor; bunu yaparken anlamı parçalıyor, yer değiştiriyor ve yeniden kuruyor.

Bentivoglio için logos’un manipülasyonu hiçbir zaman yalnızca biçimsel bir oyun değil. Sanatçı, algılama alışkanlıklarımızı sarsıyor; bizi anlamın boşluğu ile onun sembolik potansiyeli arasında yüzleşmeye davet ediyor.

Çalışmaları, anlamsal belirsizliğin alanında ilerliyor; burada anlamsızlık, yalnızca bir yokluk değil, yeni sembolik olasılıkların doğduğu üretken bir alan haline geliyor.

Gillo Dorfles’in de vurguladığı gibi, sanatçı dilin “oyuncağını” parçalayarak onun iç mekanizmalarını görünür kılıyor ve kesinliklerimizin kırılganlığını ortaya çıkarıyor.

Bu süreçte anlamın parçalanması ve yer değiştirmesi yalnızca estetik stratejiler olmuyor; iletişimin temelini sorgulayan kavramsal araçlara dönüşüyor.

Bentivoglio’nun pratiğinin merkezinde kelimenin ikonik değerini yeniden kazanma arzusu yer alıyor. Harfler artık yalnızca dilsel unsurlar olmuyor; görsel formlara, grafik yapılara ve maddi varlıklara dönüşüyor.

Beklenmedik kombinasyonlar ve anlam kaymaları aracılığıyla sanatçı logos’u yeniden şekillendiriyor; yorum alışkanlıklarımızı destabilize ediyor ve yeni bir anlamsal alan açıyor.

Bu alanda anlamsızlık, anlamın yokluğu değil, yeni sembolik anlamların üretildiği bir doğum noktası haline geliyor.

Sanatçı için dil ve kelime yalnızca iletişim araçları olmuyor; aynı zamanda kültürel, tarihsel ve politik yapılar olarak bireysel ve kolektif deneyimi şekillendiriyor.

Dil, kimliğin ve hafızanın inşa edildiği bir alan olarak ortaya çıkıyor.

Bentivoglio’nun sözleriyle:
“Dil yalnızca bürokrasi ve güç değildir; aynı zamanda tarihtir. Ve tarih içinde kadın belirleyici bir rol üstlenir. İnsan, dil ile ilk olarak kadın aracılığıyla tanışır.”

Bu farkındalık doğrultusunda sanatçı, dili yaşayan bir madde olarak ele alıyor; sözdizimini parçalayarak, kelimeleri cümlelerden ayırıyor ve harfleri bağımsız sembolik takımyıldızlara dönüştürüyor.

Bu perspektiften hareketle FENDI, Archivio Mirella Bentivoglio ile bir iş birliği başlatıyor.

Bu proje, tasarım ve zanaatkârlığın mükemmeliyetini, İtalyan sanat tarihinin en özgün figürlerinden birinin entelektüel ve şiirsel mirasıyla buluşturuyor.

Proje, Bentivoglio’nun çalışmalarının temelinde yer alan prensipleri çağdaş bir forma taşıyor.

Özellikle dil, nesne ve beden arasındaki ilişkiye dair düşünceleri yeniden merkezine alıyor ve bu ilişkiyi nesne tasarımı üzerinden yeniden yorumluyor.

Bu iş birliği, sanatçının 1970’lerin başında tasarladığı ve bugün Archivio ile yakın bir diyalog içinde yeniden üretilen sınırlı sayıda bir mücevher koleksiyonunu hayata geçiriyor.

Bu bakış açısında mücevher artık yalnızca bir süs olmuyor; şiirsel bir araca dönüşüyor. Düşünceyi, hafızayı ve anlamı bedenle buluşturan, taşınabilir bir sembol haline geliyor.

Bentivoglio, 2003 yılında kaleme aldığı metninde şöyle ifade ediyor: “Sözel nesneler inşa ediyorum. Mücevher bir nesne oluyor. Onun formuna, kelime ile kurduğu ilişki üzerinden yüklediğim özel anlamlar nedeniyle başvuruyorum.

Göstergebilimsel açıdan mücevher benim için bir ‘işaret’ oluyor. Mücevheri çalışmalarıma bağlı bir unsur olarak üretmiyorum; aksine, bazı durumlarda mücevher formunu alan ve taşınabilen görsel şiirler yaratıyorum.”

Bentivoglio, 2003 yılında kaleme aldığı Sui miei gioielli d’artista (“Sanatçı Mücevherlerim Üzerine”) başlıklı metninde şöyle söylüyor:
“Ben sözel nesneler inşa ederim. Mücevher bir nesnedir. Ona, kelimeyle kurduğu ilişki üzerinden yüklediğim özel anlamlar nedeniyle zaman zaman bu formu kullanırım.

Göstergebilimsel açıdan ifade etmek gerekirse, mücevher benim için bir ‘işarettir’. Mücevheri çalışmalarımın bir uzantısı olarak üretmem; aksine, bazı durumlarda mücevher formunu alan ve taşınabilir hale gelen görsel şiirler yaratırım.”

Sanatçı sözlerine şöyle devam ediyor:
“Mücevher üretmeye 1971 yılında başladım. ‘Orecchino’ (küpe) kelimesinin iki anlamı vardır: hem küçük kulak hem de kulağa takılan mücevher anlamına gelir.

Çalışmalarımda, küçük bir kulağın başka bir kulaktan sarktığı bir imge yer alıyordu. Bu imgede yer alan kavramdan ilham alarak kulak formunda taşınabilir küpeler tasarladım.

Bu tautolojik mücevher, daha sonra parmağında inci taşıyan küçük bir el formunda yarattığım yüzükle kavramsal bir bağ kurar.

Mücevherlerimdeki ironi her zaman anlamı çözümleyici bir nitelik taşır; asla küçümseyici değildir.

Mücevherin anlamını mücevherin kendi içinde karşı karşıya getirmek, görünürde bir çelişki yaratır; ancak bu çelişki, çalışmalarımın özündeki belirsizliği ve çok katmanlı yapıyı daha da belirgin hale getirir.”

Mücevher üretimine ek olarak, FENDI ile gerçekleştirilen proje, sanatçının kelime oyunlarına ve grafik kompozisyonlarına dayanan sınırlı sayıda özel bir giyim koleksiyonunu da kapsıyor.

Bu tasarımlar, her biri çift anlam katmanına sahip ifadelerden ilham almakta: Olt3 (Oltre) — “daha fazlası” ve “üç” kelimeleri arasında kurulan bir oyun; NOIa (Noi / Noia) — “biz” ve “sıkıntı”; Senza senso — “anlamsızlık”; ve ilk kez 1971 yılında tasarlanan Fou/lard’ın güncellenmiş bir yorumu.

Fou/lard. Il foulard folle (“Çılgın eşarp”), “foulard” kelimesinin sanatçının karakteristik anlamsal kaydırma yöntemlerinden biriyle parçalanmasından doğmakta: Fransızca’da “deli” anlamına gelen fou ve lard parçalarına ayrılan kelime, yeni bir anlam alanı yaratıyor. Böylece eşarp, bir aksesuardan öteye geçerek bir “şiir nesnesine” dönüşüyor.

Sanatçının kendi sözleriyle:
“Bu, çılgın bir eşarp; şiirin nesneye dönüştüğü an; şairin defne tacının, kutlama günlerinde kullanılabilecek bir nesneye dönüşmesi.”

Kelimenin nesneye dönüşümünde, Bentivoglio’nun pratiğinin temel prensiplerinden biri hayat buluyor: dilin fiziksel ve paylaşılabilir bir deneyime dönüşme potansiyeli.

Mücevher, giysi ve tekstil aracılığıyla Mirella Bentivoglio’nun mirası, yaşayan bir düşünce taşınabilir, paylaşılabilir ve radikal biçimde çağdaş bir varlık olarak yeniden ortaya çıkıyor.

ARCHIVIO MIRELLA BENTIVOGLIO
Archivio Mirella Bentivoglio, sanatçının üç kızı Ilaria, Leonetta ve Marina Bentivoglio tarafından 2019 yılında kurulmuştur. Bu girişimin amacı, sanatçının kapsamlı ve son derece önemli üretiminin hafızasını korumak, görünür kılmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.

Arşiv, bir koruma, araştırma ve yayılım merkezi olarak faaliyet göstermektedir.

Bentivoglio’nun çalışmalarını günümüzle buluşturan araştırmaları, sergileri ve iş birliklerini desteklemekte; sanatçının tarihsel mirasını korumakta ve bu mirasın yeni yorumlara açılmasına ve çağdaş bağlamda yeniden anlamlandırılmasına olanak sağlamaktadır.

SAGG NAPOLI
FENDI ile gerçekleştirdiği iş birliği kapsamında SAGG Napoli, hem kişisel ilkeler hem de kolektif duruşlar olarak eş zamanlı işlev gören bir dizi ifade geliştiriyor.

Futbol atkıları ve T-shirt’ler üzerinde sunulan bu ifadeler, aidiyet ve ekip ruhunu kaynaşma üzerinden değil, denge üzerinden tanımlıyor.

Her ifade aynı yapıyı izliyor: bir onay ve onu sınırlayan bir engel. Kimliği mutlak tanımlar üzerinden kurmak yerine, bu cümleler gücün, sadakatin ve bağ kurmanın boyun eğmeye, aşırılığa veya bireyselliğin silinmesine dönüşmemesi için sınırların gerekli olduğunu vurguluyor.

“Rooted but not stuck” (“Köklü ama hapsolmuş değil”) ve “Present but not dependent” (“Var ama bağımlı değil”) gibi ifadeler, aidiyetin sabit bir durumdan ziyade aktif bir varoluş biçimi olduğunu ortaya koyuyor.

Kök salmak hareketsizlik anlamına gelmezken var olmak da bağımlılık anlamına gelmiyor. Kimlik, burada bir kısıt değil, bir dayanak noktası olarak yeniden tanımlanıyor.

Benzer şekilde, “Loyal but not obedient” (“Sadık ama itaatkâr değil”) ve “Committed but not consumed” (“Adanmış ama tükenmiş değil”) ifadeleri, bir ekibin parçası olmanın anlamını yeniden çerçeveliyor.

Sadakat artık hiyerarşik bir bağlılık olarak tanımlanmıyor; adanmışlık ise kendini feda etmeyi gerektirmiyor.

Bu ifadeler, sisterhood kavramını yalnızca disiplin veya kontrol üzerinden değil; seçim, sorumluluk ve bilinç temelinde yeniden kuruyor.

Metin, gerçek iş birliğinin, grup içinde varlığını ve bütünlüğünü koruyabilen bireyler aracılığıyla mümkün olduğunu öne sürüyor.

Bu yaklaşım, SAGG Napoli’nin rekabetçi spor geçmişiyle doğrudan ilişkili. Sanatçı, aynı anda hem bireysel bir atlet hem de bir takımın parçası olarak hareket ediyor.

Baskı altında rekabet etmek, kişisel sorumluluk ile kolektif koordinasyon arasında sürekli bir denge kurmayı gerektiriyor.

Başarı, ne tamamen grubun içinde erimekle ne de kendini ondan izole etmekle mümkün; aksine, güçlü iç sınırlar geliştirmekle duygusal denge, odaklanma ve kendi konumunu koruyabilme kapasitesiyle sağlanıyor.

Özerklik ile iş birliği arasındaki bu hassas dengeyi sürdürme süreci, doğrudan bu ifadelerin dilinde kendini gösteriyor.

“Volcanic but not destructive” (“Volkanik ama yıkıcı değil”),

“Regulated but not numb” (“Kontrollü ama hissiz değil”),

“Responsive but not reactive” (“Duyarlı ama tepkisel değil”)

gibi ifadeler, yoğunluğun bilinçli yönetimini ele alıyor.

Enerji, arzu ve duygu bastırılmıyor veya zayıflatılmıyor; aksine, bireye veya kolektife zarar vermeyecek şekilde yönlendiriliyor.

Kontrol burada bir baskı aracı değil, bir farkındalık ve bakım biçimi ve de baskı altında bile varlığını koruyabilmenin bir yolu olarak konumlanıyor.

Aynı etik yaklaşım, ilişkisel açıklık alanına da uzanıyor.

“Connected but not entangled” (“Bağlı ama tutsak değil”),

“Open but not exposed” (“Açık ama savunmasız değil”),

“Intense but not intrusive” (“Yoğun ama müdahaleci değil”)
gibi ifadeler, duygusal erimeye ve kontrolsüz yakınlığa direnç gösteren yeni bir bağ kurma modelini tanımlıyor.

FENDI’nin sisterhood anlayışı bağlamında ele alındığında, bu ifadeler kadınlığı performatif bir kimlikten ziyade, kendi kendini yöneten ve ilişkisel bir varoluş biçimi olarak yeniden tanımlayan çağdaş bir perspektif sunuyor.

FENDI kadını, bir ekibin parçası olabilme gücünü, öncelikle kendi sınırlarıyla yüzleşmiş ve onları anlamış olmasından alıyor.

Ne grubun içinde eriyip kayboluyor ne de kendini ondan ayrı konumlandırıyor.

Bu iş birliği, nihayetinde net bir önerme ortaya koyuyor: Bir grubun gerçek anlamda parçası olabilmek için, öncelikle birey olarak içsel bir dengeye sahip olmak gerekir.

Sisterhood, benzerlik ya da mutlak özdeşlik üzerine değil; bağımlı olmadan var olabilen, tüketilmeden arzu edebilen ve itaat etmeden sadık kalabilen bireyler üzerine inşa edilmektedir.




